KÖMÜR KARA, BAHT KARA, DÜZEN AK


10 Ocak 2013 Perşembe 21:55

Kara bir şehirdir Zonguldak. Kömürün karası geceye de, gündüze de işlemiştir. Anne tarafım Zonguldaklı olduğu için küçüklüğümde her yaz giderdik. Vaktiyle emeğin başkenti olarak bilinen bu şehir benim çocukluk anılarımın da başkentidir. Şimdi düşünüyorum da, o dönemde Zonguldak’ ta işçi olmak yazgı gibiymiş. Ama asla kötü bir yazgı değilmiş. Dayım ve eniştem işçi emeklisi. Dayı ve teyze oğullarım işçiler. Vaktiyle işçi olmanın kader olduğu kentte artık neredeyse iş kazası ya da meslek hastalıklarının pençesinde ölümler kader. Aslında kötü kadere boyun eğecek insanların yaşadığı bir kent değildi Zonguldak. 12 Eylül Dönemi sonrası (30 Kasım 1990- 6 Kasım 1991) en örgütlü emekçi dayanışmasını bağrından çıkaran kentti.

Zonguldak’taki Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve Maden Tetkik ve Arama (MTA) kurumlarında örgütlü olan Türk-İş’e bağlı Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) ile işveren arasında 48 bin işçi için sürdürülen toplu sözleşme görüşmelerinin uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine, Sendika 30 Kasım 1990’da grev kararı aldı. Zonguldaklılar greve ilk günden itibaren aktif bir biçimde katıldılar. Miting takip eden her gün tekrarlandı. Hükümetin kamu açıklarını kapama gerekçesiyle bu tür kamu işletmelerinin tasfiyesini öngörmesi, özelleştirme politikaları ve genel olarak işçi ücretleri konusundaki tutumu, Zonguldak’ taki uyuşmazlığın boyutlarını genişletti. Savunduğu ekonomik politikalar ve greve karşı tutumu nedeniyle Özal bu mitinglerde işçilerin başlıca hedefi haline geldi. Hükümet, bu arada, madenlerin işçiler tarafından işletilmesi önerisini gündeme getirdi. Sendika, öncelikle ''İşletmenin tüm borçlarının ödenmesi, kıdem tazminatı karşılıklarının bir yerde bloke edilmesi, Türkiye Demir- Çelik İşletmeleri’ ne dünya fiyatlarının çok altında kömür satılmasından doğan zararın karşılanması ve havzanın durumunun iyileştirilmesine yönelik projelerin uygulanması'' koşuluyla bunu kabul edeceğini açıkladı. O dönemde işçiler, Bakan İmren Aykut’ tan madenlerin kapatılmayacağı garantisini alabildiler, farklı sendikalara üye gruplardan 2 saatlik iş bırakma eylemi ile destek gördüler, işe gitmeme eylemleri yapabildiler, güvenlik güçlerince kesilen yolları direnişleri ve kararlılıkları sayesinde açılmak zorunda kaldı, aileleri ile birlikte direnebildiler, direniş adına 112 km. yürüyebildiler. Ve o direniş, o kitleye 48 bin toplu sözleşme hakkını getirdi. Bugün, o günkü taleplerin kazanımı için gösterilen direnişin sağladığı jopsuz, biber gazsız, tazyikli susuz kazanımları efsane gibi okuyoruz. Kazanımlar sağlandı ama sadece emekçilerin değil, bir kentin ‘Gemileri yaktık, geri dönüş yok.’ diyerek dirilişi Zonguldak’ ın üstünün siyasi ve ekonomik olarak çizilmesine mal oldu. Emeğin başkenti o tarihten sonraki ilk seçimde Bartın’ ın ve sonraki seçimde Karabük’ ün il olması ile bölerek parçalanmaya çalışıldı!

 

Bugün onurlu yaşam mücadelesi için kutsal bellediğim emeğin sahipleri bırakın hak almak, hak gaspının simgesi halindeler. O gün Zonguldak halkının tek yürek, tek ses olarak Madenci Heykeli etrafında toplanıp Ankara'ya doğru yürüyüşe geçtiği haklı eylem bugün sömürüldükleri düzende unutulmaya yüz tutmuş bir işçi destanı gibi. İşçi sınıfının örgütlenerek dağı deleceğini bilenlerin onları güçsüz bırakmak için geliştirdiği politikaların başarısına maalesef üzülerek tanıklık ediyorum. Hedeflenen Türkiye’ de işçiler için iş güvenliğine dair alınacak önlemlerin öncelik arz etmediği ancak canla başla çalışan işçilere düşük maaş ve ‘güzel ölüm’ modelinin uygun görüldüğü bir durum söz konusu. Hükümet ve gözbebeği taşeronlar için bu insanların refahı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve güvenlikleri hususu gözden çıkarılmıştır. İşin kötüsü bunu uhrevi duyguları kullanarak işçiye de kabul ettirmektedirler. Mevcut kapitalist düzende 5 kuruşluk maaşına yapılan 1 kuruşluk zammı

memnuniyet sayan işçi, iş kazası ile ölümü dahi artık olağan karşılamaktadır. İşçi, darbeler ve balta yasalar ile sendikalaşmaktan ve hak aramaktan men edilmektedir. Süregelen sistem öyle bir haldedir ki, işveren için neredeyse kölelikten daha karlı bir sistemdir. Sömürülen uhrevi duyguların karşılığı olan kadercilik duygusu ve iş kaybı için duyulan korkunun harmanlanması işçiyi her türlü zeminde hak aramaktan alıkoymaktadır.

Zonguldak Kozlu’ da 8 işçinin cesedine ulaşılıp 3 işçinin cesedine henüz ulaşılamayan iş kazası iş ve işçi güvenliği konusundaki aymazlıkları tekrar gündeme getirmiştir. Olguyu iş kazası olarak adlandırmak aslında iyimser bir yaklaşımdır. Zira Meclis Araştırma Raporları’ nda işletmenin güvenli zemin üzerine kurulmadığı çok önceden ortaya konmuştur. Bu olayı ‘iş cinayeti’ olarak nitelemek yeridir. Bugün mevcut ölümlü ve yaralanmalı iş kazaları istatistiklerine bakınca kapitalist düzenin insan hayatını hiçe saydığını söylemekten geri durmayacağım. Oysa işçi çalıştırırken maliyetler insanları öldürmeden de düşürülebilir!

Hatırlayınız; Şili’de yerin yaklaşık 500 metre altında kalan işçiler, Şili yönetimi tarafından kurtarıldığında, dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, “Bizde patlama oldu, göçük olsaydı üç günde çıkartırdık.” diyerek o gün Şili makamlarını beceriksizlikle suçlamıştı. Kahramanmaraş Afşin’ de Afşin- Elbistan Termik Santrali’ nin açık işletme sahasında meydana gelen göçük sonrası hayatını kaybedenlerin cesetlerinin tamamına ulaşılabildi mi? Kabine değişti, Bakan Dinçer bugün ‘Kuşları yemlemekten hoşlanmadığı’ bir Bakanlığın koltuğunda, ancak işçi ve işçi ailelerinin kaderi aynı. Bu günün Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’ ten bir Şili’li gibi davranmasını beklemek hatadır. Kazanın üzerinden 3 gün geçmesine rağmen kimi işçilerin ölü bedenlerine dahi henüz ulaşılamadı. Afşin’ deki olay sonrası “En son işçi çıkana kadar buradayım.” diyen Bakan Taner Yıldız neden bugün göçüklerin başında değildir? Düzen öyle bir düzen ki , sermaye kazandıkça işçiler kaybetmekte, işçiler kazandıkça sermayenin çarkına çomak girdiği hissi hakim. Sermayesi alın teri olan ve ekmek kavgası dışında gayesi olmayan işçinin sadece ekmeğine değil, canına da kast ediliyor. ‘Güzel öldüler.’ söylemi de sermaye sınıfının işçi ölümlerini doğallaştırma çabasından başka bir şey değildir. Kendime ‘Ben bugün işçi için ne yapıyorum?’ sorusunu sorduğumda cevabı verirken vicdanım rahat. Yönetim Kurulu Üyeliği’ ni vaktiyle üniversiteden de hocam olan Halk Sağlığı Uzmanı bir profesör ve pek çok işveren hanımefendi ile beraber yürüttüğümüz bir işveren örgütünde, bir işçi temsilcisi gibi, kararlara işçinin lehine şerh koymaktan çekinmiyorum. Kurulumuzda Halk Sağlığı Uzmanı bir yöneticinin olmasını da ayrıca bir kazanım olarak görüyor, hocamın işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda bilgi ve deneyiminden her fırsatta yararlanmaya çalışıyorum.

İş kazalarının tamamının önlenebilir olduğunu düşünürsek, işini yapan kimsenin kaderinde ölmek yoktur. Bir işin yüksek riske sahip olması, riski göze alıp ölüme gider gibi çalışmayı ya da insanları ölüme yollamayı değil; o riske tekabül önlemler ne denli büyükse onların alınmasını, alınamadığı noktada da iş daha çok tehlikeli olmadan o işin durdurulmasını gerektirir. Zonguldak Kozlu’ da 8 canın kaybı ile sonuçlanan olay tam da bunun karşılığı şeklindedir. Bu perspektiften bakmayıp ‘Bu mesleğin kaderinde maalesef ölmek var.’ diyen bu devlet; bana en kısa sürede kaderinde ölmek olan mesleklerin tam listesini açıklasın!


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
sanalbasin.com üyesidir