Yazı Detayı
22 Ağustos 2017 - Salı 19:57
 
Eren’lerin Öyküsü
Tuğçe Sena KARA
t.karaimamoglu@gmail.com
 
 

- "Dede, neden yakaladuk o bıldırcini? Yazuk değil mi?

- Ama tabiatın kurali budur evladum, büyuk baluk küçuk baluğu her zaman yutar.

- Ama ben da küçuğum?

- Ama sen daha büyüyecesun. O zamana kada' da ben seni koriyacağum. Sonra büyüyup koca adam olacasun. Ondan sonra da sana kimseler bi' şe' yapamaz!

- Yapamaz değil mi?"

 

Bir dizinin repliğiydi bu. Eren ne vakit yâdıma düşse, bu replik gelir hatırıma ve anacığının "babası hayatta olsaydı bu işler böyle olmazdı" deyişi yankılanır kulaklarımda. Bir tedbir alınırdı muhakkak. ve repliğe eşlik eden ağıdın şu dizelerini terennüm eder zihnim;

 

"Her an dumanlidur bizum dağumuz

'Bülbül' ötmez; viran kaldu bağumuz

Cefa ile geldi geçti çağumuz

Bu dünyayı viran gördum Ahmedum.

...

Çiçekli yaylalar toprakli, taşli

Eyvah, ben gezerum gözlerum yaşli

Eller gelin eder kutni kumaşli

Senden sonra gelin görmem Ahmedum.

...

Varoştaki kapilarun duz midur

Bir bakun ki bahar midur güz midur

Bu evlat acisi bize az midur

Senden sonra varoş yansun Ahmedum."

 

Ahmet'tir, İdris'tir, Mustafa'dır, Rahmi'dir, Eren'dir...

İsimler değişir, sûretler değişir; kader değişmez, fıtrat değişmez! Anaların yüreğine inen sızı değişmez... Murat alamadan yitip gitmeler ve meftûn olamadan bir güzele; mevtâ olmalar değişmez... Yokluk vardır, açlık vardır, maraz vardır; isyan yoktur Karadeniz'de. İhanet yoktur! Çalışmak, küçücük omuzlarına koca fındık sepetini yükleyip ter akıtmak vardır bazen bir çift kara lastik alabilmek için; Eren gibi... Anadan, babadan başkasına uşaklık yoktur. Askerine, polisine değil; vatanına, toprağına, milletine, 'ekmeğine' göz dikenlere kurşun yakar böyle yiğitler. Kurşunu yoksa siper eder gövdesini; Eren gibi!

 

Eren... Kendine ait giysileri, odası dahi olmayan Eren. Gidişiyle tanıdığım, yürek sızım Eren... Karadeniz’in hırçın dalgalarından almış fıtratını. Bir yanı yaylalara çöken sis gibi ruhunun; baba hasretinden… Eren… Hem yoksul, hem yetim. On üç kardeşin dokuzuncusu; anasının tomurcuk gülü, ablasının gök gözlüsü… Nasıl girdiler kanına böylesi günahsız yavrunun?

 

Sifin sarısı benzin, hanifta alı yanakların solup yitmeye yattı o lahde. Ne ümitlerin, ne hayallerin, ne özlemlerin bir tas gasil suyuyla süzülüp karıştı coşkun sularına Karadeniz'in... Şimdi sarsam bîçare Ayşe anayı, ağıtlar yaksam, “kurban olayım tomurcuk gülüme” diye inletsem avazımla başı dumanlı dağları...

 

 

 

 

"Her yer karanlık; pür-nûr o mevkî

Mağrip mi yoksa makber mi yâ Rab?" diyordu Şâir-i Âzam... Biz hangi mersiyeyle anlatalım gidişini?

Ne Hâfız Burhan'ın nefesi yetişir acını anlatmaya, ne de Nokta Ana bir ağıt tutturabilir ardından... Kalem yetmez, kelâm yetmez; bir çift kara lastikten gayrısına mâlik olmadan yitişine bu varlık dünyasından...

 

Şimdi saygı vaktidir yüce ruhuna... Rahat uyuyasın ebedî istirahatgâhında... Sen ki toprağına karıldın çocuk, uğruna öldüğün vatanın; gayrı Türk milletidir îyesi kurganının...

 

                          

 
Etiketler: Eren’lerin, Öyküsü,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
Haber Yazılımı